Abone


İsim:

Email:

Üye Giriş

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 15 ziyaretçi çevrimiçi
AİLE YAŞAMINDA GÜLLÜCE KÖYÜ PDF Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Pazartesi, 25 Temmuz 2011 19:00

AİLE YAŞAMINDA GÜLLÜCE KÖYÜ

Güllüce'li Ayşe, Hoca İsmail'i kalbinden vurmuştu. Onlarca defa Güllüce'ye gitti. Salih'le dost oldular. Bazen Salih, yada akrabaları Alucra'ya gelse mutlaka uğrarlardı. Nebioğlu evine. Zaten, birinci senenin sonunda Hoca İsmail ile Ayşe(1714 D.T.) evlenmişti.(1733).İsmail, geç evlenmiş ama iyi bir evlilik yapmıştı. Güllüce köyü hayvancılık ve yaylacılık yapıyor. İnsanları diğerlerine göre daha iyi kazanıyordu. Bu köyde, Zıhar'a gelen Çepni boyundandı. Hemen hemen, ayni yılarda Anadolu'ya gelmişler. Yerleşim olarak daha yeni olmasına rağmen büyük bir köydü. Yaylacılık gelenekleri vardı. Yazları Ağlıkkıranı ve Maşatalanı yaylalarına çıkarlardı. Kış aylarında köyün olduğu vadi daha ılıman olduğu için burada kalıyorlardı. Fazla zaman geçmeden Hoca İsmail'in ve Ayşe'nin Halil (1735 D.T), Fadime(1736), Ömer (1740 D.T.)isimli çocukları oldu. Çocuklarda genellikle yazları (4-5 ay) Güllüce'de kalıyordu. Hoca İsmail'de burayı çok seviyordu. Sık sık Ayşe'yi Güllüce'ye bırakıp yola çıkıyordu. Bir yolculuk dönüşünde ateşin başında otururken

Salih:

-Bizim evin arkasındaki armut ağacından başlayan tarla satılık. Molla Yusuflar Sınır köyüne taşınacaklar dedi. Düşündüm kü sen burayı alsan. İçinde evde var. Hem buraya yerleşmeyi de düşünüyordun dedi. Hoca İsmail'in bu teklif hoşuna gitti. Ayşe'ye baktı, göz ucuyla onay alınca:
-Alalım baba, dedi. Yarın konuş alalım.
İşte böylece Orta Asya'dan, Horasan'a; oradan Alucra Zıhar Köyü'ne gelen soyumuz, şimdi de Alucra Güllüce Köyü'ne taşınıyordu(1740). Yeni alınan ev önce ufak tefek bakımdan geçti ve Ayşe yeni eve taşındı. Zıhar'a da arada bir gidip geliyorlardı. Çocuklar büyüyüp gelişti. Halil, 15 yaşlarına gelince babası ile yolculuklara çıkmaya başladı. Aynı köyden Paracalı Mehmet'in kızı Bebiş(1739 DT.) ile evlendi. Halil ile Fadime'nin ilk çocukları ikizdi. Zeynep ve Gülüşan (1759 D.T.) sonra Osman(1760 D:T.), daha sonra da Ali (1762 D.T.) doğdu. Halil babasıyla çalıştığı bu dönemlerde, iyi kazanmaya başlamış, birkaç kez Erzurum'a kadar gidip gelmişti. Hoca İsmail'in Güllüce'ye yerleşmesi ile köye yeni bir haraket geldi. Köyden bazı insanlara kervanda iş vermeye başladı. Birçok insanda iş nedeniyle katıldığı yolculuklarda bir çok yer ve insan tanımaya başladılar. Hoca İsmail, köyde yeni bir yol açmış, bir çok insana iş üretmişti. Bu sırada büyüyüp serpilen ikiz kızlar köyde dillerde dolaşıyordu. Herkes onlardan bahsederken, Halil'in kızları, Haligızlar demeye başladılar. İşte bundan sonra Zıhar'dan Nebioğlu olarak gelen ailenin adı Haligızlar olarak yerleşti. Halilin yaşı ilerlediği yıllarda artık işlerin başına Osman geçmişti. Osman son yolculuğundan döndüğünde Babası Halil ile oturup uzun uzun konuştu. Osmanlı-Rus savaşından sonra özellikle doğu illerinde ve Karadeniz kıyılarında sıkıntı çoğalmıştı. Artık uzun mesafelere kervanlar gitmediği için mal darlığı başlamış, şehirlerde ve köylerde binlerce insan askere alınmıştı. Azınlık olan rum ve Ermenilerde zaman zaman sorunlar yaşanmaya başlanmış. Özellikle rum ve ermeni çeteler türk kervanlarına sorun yaratıyordu. Baba oğul bu konuşmayı yaparken Osmanlı-Rus anlaşması yapılmış(1792)ancak bu defa Osmanlının başı denizlerde derde girmiş, Fransa'ya savaş ilan edilmişti. Tüm bu gelişmeler ticareti etkilemişti. Bu sıkıntılı dönemlerde Osman'da Güllüceden Hatungelin(1767 D.T.) ile evlenmiş ve ilk çocukları Kara Mehmet (1800 D.T) doğmuştu. Sıkıntılı bir çocukluk yılları geçiren Kara Mehmet babadan kalan katırlarla kervancılığa devam etmeye çalıştı. Dedesi Halil öldükten sonra Babası ile amcası Ali arasında sorunlar yaşanmış ve eldeki yük hayvanları bölüşülmüştü. Bundan dolayı da Kara Mehmet'in elindeki yük hayvanları eksilmişti.

1828 yılında Rusya'nın yeniden savaş ilan etmesiyle, Osmanlının Avrupa topraklarındaki bölümünde isyanlar başladı. Yunanistan, Sırbistan, Cezayir ve Mısır'da çıkan isyanlar sonucunda birer bağımsız devlet olmuşlardı. Bu olumsuzluklar giderek kervan ticaretini daha da olumsuz hale getirdi. Ülkedeki yoksulluk , insanların harcamasını kısıtladığı için bir yerden bir yere mal taşıyıp satmanın, karlı tarafı kalmamıştı. İşte bu kötü yıllarda Kervancı Kara Mehmet, yolculuk yapmak yerine evinde ailesinin yanında olmayı, hiç olmazsa toprak işlemeyi ve hayvancılık yapmayı doğru buldu. Yük hayvanlarını elinden çıkarmaya başladı ve Horasan'dan bu yana kısa aralıklarla kesintiye uğrasada 800 yüz yıl devam eden, ailenin işi olan Kervan Ticareti son bulmuştu(1839). Osmanlı'da bu tarihte Tanzimat Fermanı nı yayınlamıştı, ne tesadüf değil mi?.
Çakrak'dan çıkalı 1 saat olmuştu. Macara yokuşunun sonuna doğru yorulmaya başladı. Soluklanmak istedi. Sırtındaki heybeyi bir yere bıraktı. Belindeki silahı çıkardı heybenin üstüne koydu. Çöktü yere, sonra da sırt üstü yattı. Belinin ağrısının hissetti birden. Sonra yavaşça bıraktı kendini sıcak toprağın üstüne. Nefesi düzelmeye başladı. Arkadan gelenlerin sesleri duyuluyordu. Kendi kendine onlar gelene kadar dinleneyim dedi. Öylede yaptı. Sesler iyice yaklaştı. Doğruldu yerinden ve aşağı doğru baktı. Küçük çam hoturlarının arasında kıvrıla kıvrıla oluşmuş yol, onlarca seçenek varmış gibi duruyordu.S anki her taraf yol0du; ama tamamı ayni yere çıkıyordu. İlk adam yolun ucunda göründü:
-Oh ne ala hızlı yürüdün. Dinlendin öylemi? Yağma yok! Bizde dinleneceğiz. Bekleyeceksin bizi dedi.

-Olmaz benim devam etmem lazım. Siz Güllüce'den önce obaya sapacaksınız. Ben akşama kalırsam geç olur.

-Ya merak etme bu hızla gider dönersin bile dedi adam.
Çakrak'tan arpa almaya gitmişti Kara Mehmet. Bir katır yükü arpa almış, yarın katırla gelecekti. Erkenden arpayı temin etmesi gerekiyordu. Çünkü geç kalırsa geçen seneki gibi, ekecek arpa bile bulamazdı. Arpa ekmediğin anda da kışın aç kaldın demekti. Bulabilirse tuz alacaktı, ancak bulamadı. Götürdüğü kara kovan balını, arpa ile takas etti. Ama Muslu Ağa'ya biraz borcu kaldı. Onu da artık balla yada bir katır meyve götürür hallederim diye düşündü. Son yıllarda kervan ticaretini bıraktığı için, bağ bahçe ile uğraşmaya başlamıştı. Diktiği armutlar çok güzel meyve veriyordu. Hele Sınır köyünden aldığı aşılı kiraz fidanları çok güzel olmuşlardı. Seneye meyve vermeye başlarsa, fazladan geliri olacaktı. Çakraktan üzüm fidanlarıda almış ama yetiştirememişti. Güllüce Köyü, Çakrak gibi vadide değil, rüzgara açıktı. Üzüm fidanları soğuktan donmuştu. Ama evin yanına doğru açtığı yeni araziye bu sene ekeceği arpa ve buğday ailesine fazlasıyla yeterdi. Ancak Alucra'dan ve Trabzon'dan hiçte iyi haberler gelmiyordu. Gidip dönenler sürekli Osmanlı'nın yenildiğini toprak kaybettiğini söylüyordu. Padişahın tüm cephelerde verilen savaşlar için sürekli asker talep ettiğini söylüyorlardı. Tüm köyü deftere yazmışlardı(1832). Çakrak'ta, Muslu Ağa, onu uyarmış topraklar yazılacak, insanlar yazılacak, toprağını geniş göster demişti. Ancak, köyde diğer insanlar gibi geniş toprak yazdırmamış, vergiden korkmuşlardı. Ama tüm köy topluca, Daşbükünden başlayarak, Yağlıdere sınır olmak üzere, Çakrak köyüne, Tohumluk obasına ve Gelevera deresi sınır olmak üzere, Geyikçibeli tepesine kadar çok büyük bir alanı Emeksan Köyü toprakları olarak ve köy merası olarak tapu defterine yazdırmışlardı.Topluca yazdırdıkları bu topraklar nasıl olsa köyün olacağından, kişi olarak vergisi olmayacaktı. Kara Mehmet tüm bunları düşünürken, Alucra'da atadan kalma torakları da değerlendirmeye karar vermişti. Çağırgan baba medresesi aracılı ile toprak damlı evi ve yanındaki buğday tarlasını, 2 yıldır yarıcıya veriyor ama yeterli ürünü alamıyorlardı. En iyi dedi satmak. Ama kime satacaktı? İşte bu zor durumda gene Çağırgan baba medresesi işe yaradı. Son İran seferinden dönem bir tımarlı sipahisinin torununa satışı için araya girdiler. Horasandan gelerek Çağırgan Baba ile medrese kuran Kara Ali'den 500, tam 500 yıl sonra Alucradaki aile toprakları el değiştirdi(1840). Artık aile tam olarak Emeksen'li olmuştu.

Kara Mehmet'de Haligızlardan bir kız alarak evlenmiş, Haligızların Hatun (1807 D.T.)ile evliliğinden doğan ilk çocuğu Emiş (1830 D.T.), ikinci çocuk sonradan Haşimin Şükrü olarak söylenen Şükrünün babası Haşim'dir (1835 D.T.), Üçüncü çocuk sonradan Karahasanların Hasanın babası olan Ali'dir(1839), dördüncü çocuk sonradan Çullu Alinin babası olan Aziz dir1841 D.T.). Son çocuk ise Halil (1847 D.T)dir.Halil doğduğunda aile artık daha çok denize kenarına inme çabaları içindeydi. Bu konuda yaptıkları bazı girişimlerde vardı. Yağlıdere köyünün yanından ki Armelit tepesinin Giresun tarafındaki boş araziye (bu bünkü Balıklısu Köyü) gitmeye çalışan Emeksanlılar vardı. Bu işin başında da Kara Mehmet vardı. Evde tarlada hep bunu düşünüyor, nasıl yerleşeceğini planlıyordu. Kara Mehmet yanına aldığı bir kaç gözü pek köylüsü ile bu topraklara gitmiş ve planlar yapmışlardı. Yeşil orman ve yabani fındık ağacı olan bu topraklarda, ekip dikilecek hale getirmek için çok çalışmaları gerekiyordu.Çünkü orman alanı olan arazi taşlı ve dikenliydi.En önemlisi su sorunu olup olmadığını kontrol etmeleri gerekiyordu. Denize bakan bu araziler de ılıman iklim vardı. Toprakların büyük bölümünde yabani fındık, kestane, Kızılağaç, meşe yetişiyordu. Fındık ağaçlarının sökülerek yeniden yağlı cinsinin dikilmesi halinde, tüccarın aldığı ve onların da Rusya'ya sattıklarını duymuştu. Böyle bir imkan olması yıllık geçimi içi çok büyük bir olanaktı. Bu gelişmeler olurken, Osmanlı Avrupa daki topraklarını sürekli kaybediyor, Rusya tarafında ise zaman zaman durmasına rağmen çatışmalar devam ediyordu. Ermeni ve Rum çeteler her geçen gün daha da güçleniyor, savunmasız insanlara yada köylere saldırıyorlardı.



Bu yazıyı sosyal paylaşım sitenizde aşağıdaki logoyu tıklayarak paylaşın.
Reddit! Del.icio.us! Mixx! Free and Open Source Software News Google! Live! Facebook! StumbleUpon! TwitThis Joomla Free PHP
Pazartesi, 25 Temmuz 2011 19:08 tarihinde güncellendi
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Reklam
Reklam